11 Mart 2026
BESA Analizi | Boğaz’daki Silahlı Adam: Türkiye 2026 – Paraanaliz

BESA Analizi | Boğaz’daki Silahlı Adam: Türkiye 2026 – Paraanaliz

“`html

Genel

2026 Türkiye’si | Boğaz’daki Askeri Güç

Türkiye, 2026 yılına girerken, askeri potansiyelini bölgesel ve evrensel ölçekte etkin bir siyasi güç haline dönüştürme çabası içinde, fakat bunu gerçekleştirirken ekonomi ve toplumsal denge üzerinden önemli bedeller ödüyor. Batı’nın uzun yıllar “ikincil aktör” olarak değerlendirdiği Türkiye, artık görmezden gelinemeyen bir güç haline geldi. Ancak bu güç zamanla bir avantajdan çok, yapısal bir baskı kaynağı haline dönüşmekte.

  • 17 Ocak 2026

2026 Türkiye'si | Boğaz'daki Askeri Güç

Özet:

Türkiye, 2026 yılına yaklaşırken askeri kapasitelerini bölgesel ve global ölçekte bir siyasi güç haline getirmeye çalışıyor; fakat bunun maliyetini ekonomi ve sosyal dengeler üzerinden ödemesi dikkat çekiyor. Batı’nın yıllarca “ikincil” aktör olarak gördüğü Türkiye, bugünün gözünde kaçınılmaz ve güçlü bir aktör fakat bu güç giderek yapılandırılmış bir yük haline dönüşüyor.

Batı’nın “Problem Ülkesi”nden Kayıtsız Kalınamayan Güce

Türkiye, uzun dönemler boyunca uluslararası arenada eşit bir oyuncu olarak algılanmadı. Batılı yöneticiler tarafından, politika üreten değil yönlendirilmesi gereken bir “problem ülkesi” olarak tanımlanması, Türkiye’nin uluslararası ilişkilerdeki konumu üzerinde büyük bir etki yarattı. Avrupa’da “yeterince demokratik değil” eleştirilerine maruz kalırken, ABD perspektifinden Türkiye, müttefik olmasına rağmen güvenilirliği sorgulandı.

Ülkenin Batı ile olan etkileşimi çoğunlukla NATO üyeliği üzerinden şekillendi. Coğrafi yakınlığı, yani Rusya, Orta Doğu ve Balkanlar’a olan konumu Türkiye’yi NATO’nun güneydoğu kanadında vazgeçilmez bir haline getirdi. Bu durum, Türkiye’nin ittifak içerisinde her zaman örtüşmeyen politika izleme alanını genişletti. 1960-1997 arasındaki askeri müdahaleler ve 2016 sonrası olağanüstü haller, bu dinamiklerin bir parçası olarak öne çıkıyor.

Erdoğan Dönemi: Askeri Gücün Siyasi Bir Araç Haline Gelmesi

Son yıllarda, Batı’nın küçümseyen tavrının yerini şaşkınlık ve giderek artan bir tedirginliğe bıraktığı görülüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğindeki Türkiye, kendisini bağımsız bir güç olarak tanımlayarak NATO’daki “özel statüsü”nü sorgulamaya başladı. Geçmişte “ikincil aktör” olarak kabul edilen hareketler, günümüzde Batı’nın metropollerinde dikkatle izlenmekte. Bu dönüşüm, Türkiye’nin artık göz ardı edilemeyecek bir aktör olmayı aktif olarak seçtiğini gösteriyor.

Suriye’den Libya’ya, Kafkasya’dan Doğu Akdeniz’e

Türkiye, askeri gücünü hemen hemen her bölgede siyasi nüfuz elde etmek için kullanma çabasında. Öne çıkan başlıca alanlar:

  • Suriye: Türkiye, burada bir dolaylı oyuncudan öteye geçerek kuzey bölgelerinde kontrol alanları oluşturdu; düzenli birlikler ve vekil unsurlar kurarak İsrail’in askeri hareketlerini de takip ediyor.
  • Libya: Askeri danışmanlık, İHA kullanımı ve doğrudan müdahaleyle Trablus hükümetinin ayakta kalmasında kritik bir rol üstlendi.
  • Kafkasya: Azerbaycan’a verdiği açık askeri destek, Karabağ Savaşı’nın sonucunu etkiledi.
  • Doğu Akdeniz: Deniz alanlarındaki hak iddialarıyla birlikte donanma gücü, Türkiye’nin burada etkinliğini artırdı. Erdoğan’ın açıklamasına göre Türkiye, dünya çapında sondaj filosu açısından dördüncü sırada yer alıyor.
  • Afrika Boynuzu: Askeri üsler ve güvenlik iş birlikleri ile varlığını güçlendiren Türkiye, özellikle Somali’de deniz ve lojistik üslere yönelik planlar yapıyor.

Bu girişimler, Türkiye’nin bölgeyi sadece gözlemleyen değil, aynı zamanda şekillendiren bir aktör olma amacını gösteriyor.

İsrail İlişkileri: Eleştiriden Uzak Stratejik Bir Yaklaşım

Türkiye-İsrail ilişkilerinde artık sadece sert söylemler değil, aynı zamanda açık bir stratejik seçim de söz konusu. İktidara yakın olan Yeni Şafak gazetesi, kısa süre önce İsrail’i “Türkiye’nin bir numaralı tehdidi” olarak tanımladı. Türkiye, Hamas’a sağladığı desteği artık yalnızca “Filistin davası” çerçevesinde değil, kurumsal bir destek olarak sunmaya başladı. Suriye’deki askeri varlığıyla Kürtler ve Dürziler üzerinde etkili olurken, Gazze’nin güvenlik ve yönetim yapısında aktif bir rol üstlenmeye çalışıyor.

Bu tutum, Türkiye’yi arabulucu olmaktan çok, sahada hedefleri olan bir taraf haline getiriyor ve İsrail ile doğrudan askeri çatışma riskini artırabilir. Ankara’nın amacı, İsrail’in hareket alanını Suriye’den Gazze’ye, Kızıldeniz’den Afrika Boynuzu’na kadar sınırlandırmak.

Askeri Güç, Ekonomik Yük

Bu analiz, ana temel iddiasını net bir şekilde ortaya koyuyor: Türkiye, askeri gücünü diplomatik bir kaldıraç olarak kullanmak yerine, belirsizlik ve dini-siyasi gerilim sembolüne dönüştürerek büyük riskler almakta. Savunma sanayi devasa yatırımlar gerektiriyor, buna rağmen:

  • 2024 yılı enflasyonunun %75’e kadar çıkması bekleniyor, 2025’te ise kısmi bir gerileme öngörülse de yüksek kalmaya devam edecek.
  • 2026 yılı için de çift haneli enflasyon tahminleri mevcut.
  • Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, Aralık 2025’te faizi %38 düzeyinde tutmak zorunda kaldı.
  • Yüksek faiz oranları, kredi maliyetlerini artırarak büyümeyi, tüketimi ve istihdamı olumsuz etkiliyor.

Hükümet, bu ekonomik tabloya karşılık, savunma sanayisi için yıllık 80 milyar TL’yi aşan yeni vergi ve harçlar öneren politikaları gündeme getirdi. Bu, aslında güvenliğin bir ekonomik yük haline geldiğini gösteriyor.

Sosyal Sorunlar Derinleşiyor

Ekonomik zorluklar, Türkiye’nin kronik sosyal problemlerini daha görünür hale getiriyor:

  • Yoksulluk artıyor ve temel hizmetlere erişim giderek zorlaşıyor.
  • Bölgesel eşitsizlikler -batı ile doğu arasındaki fark- kalıcı hale geliyor.
  • Kadınların iş gücüne katılımında, siyasette ve güvenlikte ciddi dezavantajlarla karşı karşıya kalınıyor. 2024 itibarıyla Meclis’te kadın oranı %20’nin altında kalması tahmin ediliyor.

Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri, hükümete yönelik eleştirilerin ön planda yer almasına neden oluyor.

Güçlü Görünen, Fakat Kırılgan Bir Devlet

Milliyetçi söylem ve güç gösterisi, eleştiriyi bastıran bir siyasi meşruiyet aracı haline gelmiş durumda. Bununla birlikte, bu strateji güven ve uzun vadeli istikrar yaratmıyor. Türkiye’nin tarihi, yoğun baskı dönemlerinde askeri müdahalelerin sistemin bir parçası olarak ortaya çıktığını gösteriyor. İran örneğinde olduğu gibi, kitlesel toplumsal tepkilerin tamamen bastırılmasının mümkün olmadığı analiz ediliyor; bunun yanında olası değişimin “sokaktan” değil, elitler üzerinden geleceği değerlendiriliyor.

Nasreddin Hoca Benzetmesi: 2026 Türkiye’si

Analiz, Nasreddin Hoca fıkrasıyla son buluyor:
Hoca, pazarda silahlarıyla dolaşırken ama çıplak ayakla yürümektedir. “Neden ekmek almak yerine silah alıyorsun?” sorusuna “Olmayan ekmeğimi çalmasınlar diye.” yanıtını verir.

BESA’ya göre Türkiye 2026 yılında tam olarak bu noktada duruyor: Devasa bir askeri yapı inşa ederken, toplum ve ekonomi içten içe aşınıyor. Güç, avantaj olmaktan çıkıp, giderek ağırlaşan bir yük haline geliyor.

Kaynak: Begin–Sadat Center for Strategic Studies (BESA)
Yazar: Prof. Efrat Aviv

Atilla Yeşilada ve Güldem Atabay tarafından hazırlanan özel raporlarımıza abone olmak ister misiniz? Raporlarımız kurumsal müşterilere yöneliktir. Abonelik ücreti vardır. Koşulları öğrenmek için bize e-mail atın: [email protected]

“`